Dr. Bülent URAN

Kişisel Web Sitesi

Üyelik Girişi

Bölüm 22 - Bilinçli Bakış

Bilinçli Bakış. Evet, ama nereye?

Regresyonla ilk başladığım dönemlerde, tüm sorunların kökeninin bilinçaltı olduğu bilgisiyle donanmıştım. Bilinçaltına ulaş, gerisi kolaydı. Bilinçaltına nasıl ulaşacaktık? Hipnozla. Derin hipnozu elde et. Gerisini bilinçaltı halleder.  Sanki bir takım bilinmez güçler benim bu alanda kalmamı istermiş gibi, ilk zamanlarda işler çok yolunda gitti. Tıp için mucize sayılacak sonuçları 4-5 seansta alıyordum. Sonuç aldıkça iştahım kabardı.

Ama sonra, yavaş yavaş tökezlemeye başladım. Herkes öyle tereyağından kıl çeker gibi hipnoza girip, geçmişine gidip sonra da duygusunu boşaltıp, mucize yaratmıyordu. Bu vakalarda hep kendimi sorguluyordum. Nerede yanlış yapıyordum? Kaçırdığım ne vardı?

Bazen istenilen hipnotik derinlik olmuyordu. Bu sorun değildi. Derinleşene kadar çalışırdım. Bazen ise derinleşme olmasına rağmen regresyon olmuyordu. Bilinçaltları direniyordu. Bir türlü istenilen malzemeyi vermiyordu… Yurt dışındaki bilgi paylaşım listelerine soruyordum. Bir şeyler anlamaya çalışıyordum. Hep basmakalıp yanıtlar geliyordu.

Nasıl keşfetmeye başladım bilmiyorum, ama bilinçli bakış eksikliği diye bir şeye takılmaya başladım. Standart regresyon kitaplarında olsun, ya da aldığım eğitimde olsun, böyle bir şeyden bahsedilmiyordu. Amerika’daki regresyon tartışma listeme bu konuda düşüncelerimi yazdığım zaman da karşıdakilerin bir şey anlamadığını fark ediyordum. “Bilinçli bakış eksikliği de neymiş?” diyorlardı. “Yeteri kadar bilgilendirirsin, sonra da açıklamanı yaparsın, gerisi olur gider.” O sıralar Fethiye’deydim. Birkaç İngiliz müşterim oldu. O kadar kolay anlayıp, hemen çalışma atmosferine giriyorlardı ki. O zaman bizim ulusumuza ait bir sorunla karşı karşıya olduğumu anladım.

Bizim Türk halkının ortak bir özelliğini keşfetmeye çalıştım. Bizim vatandaşa “duygularla çalışacağız” demek yetmiyordu. Ya da duygularla nasıl çalışacağımızı anlatmanın bir yararı yoktu. Bizimkileri önce duygunun gerekliliğine ikna etmen gerekiyordu. Toplumun büyük çoğunluğu tarafından duygu gereksiz ve dışlanması gereken bir şeydi. Gereksiz bir şeyin şimdi onların iyileşmesini sağlayacaklarına öyle kolay ikna olmaları pek mümkün olmuyordu.

Bilinçaltına yerleşmiş çoğu inancın gerçekten gerçek bilincimiz olduğu hipnozuyla yaşıyoruz. Yani bilinçaltında “kötü hisleri hissetmemem lazım” hipnozu varken kişinin bilinçli bakışına da bu durum gayet normal ve doğru geliyor. Böyle olunca da normal durumun hissetmemek olduğu inancı ortaya çıkıyor. Bilinçaltı ile bilinç aynı telden çalarken bilinçaltında nasıl bir değişiklik yapabiliriz ki?

Bir diğer paradoks da şu oluyor.

“Bu durumda bunu hissetmen gerekiyor mu?” diye sorup, yanıt “hayır” olduktan sonra, çalışmaya başladığımız “her türlü hissimi hissetmeye hakkım var” cümlesi de kafa karıştırmaya başlıyor. Sorunların hissetmemekten kaynaklandığını açıklamak oldukça zor oluyor.

Yine bir diğer sıkıntı da, bizim eğitim sistemimizden kaynaklanıyor. Bizim eğitim sistemimiz ilkokuldan itibaren bilmek üzerine dayalıdır. Bilgi de testlerle ya da sınavlarla ölçülen bir şeydir. Bildiğin konuyu ne kadar anladığının önemi yoktur. Sınıfta öğretmen “anladın mı?” diye sorar ama esas sorduğu “bildin mi?” olmaktadır. Yani, “ben sana bu soruyu sorduğum zaman, bilebileceğini düşünüyor musun?” anlamına “anladın mı” diye sormaktadır. Öğrenci de bir tek bu soruyu anlamakta, yani öğretmenin ona anladın mı sorusunu, bildin mi anlamında sorduğunu anladığı için, genellikle yanıtı evet olmakta ve gerçekten de sınavda konuyu bilmektedir. Ama o konuyla ilgili ne anladığı meçhuldür.

Bilme eylemi kritikal faktörde tutulan bir şeydir. Eğer hayati bir bilgiyse ancak anlaşılan bir şeye dönmeye başlar. Çünkü anlamak demek, bilincin bildiğinin bilinçaltı tarafından kaydedilmesi ve gerektiği zaman hayati bir durumda kullanılacağı anlamına gelir. Hâlbuki kritikal faktörde tutulan bilgi işe yaradığı sürece orada kalır ve sonra atılır, içeri alınmaz. Buna bilincin geçici hafızası diyoruz. Bunun örneğini hipnozun kitabında vermiştim. Tekrar hatırlatayım. Başıma gelen bir olaydan yola çıkarak. Ankara Emek’te muayenehaneme her sabah geldiğimde aracımı farklı yerlere fark ediyordum. Akşama kadar park ettiğim yer kritikal faktörde tutuluyor, akşam aracımı bulduktan sonra yok ediliyordu. Ertesi gün bile bir gün önce aracımı nereye park ettiğimi hatırlamam çok güçtü. Bir gün akşam geldiğimde, aracımın camları kırıktı ve teybim çalınmıştı. İşte aradan on yıl geçmiş olmasına rağmen hala o aracın yerini size birebir verebilirim. Çünkü bilinçaltına göre o yer tehlikeliydi ve hatırlanması gerekiyordu. Ne zaman aracımı oraya park etmeye niyetlensem, gerilirdim ve park da etmezdim, bir tarafım bilinçaltının saçmalığını bilmesine rağmen. Yani sahip olduğumuz bilginin ilerde hayat kurtarmak açısından işe yarayacağına ikna olmazsak o bilgiyi bilinçaltına aktarmakta zorlanırız ve bu durumda da meseleyi anlamamış oluruz.

Dokuz günlük duygusal yüzleşme kampına katılan katılımcılardan çoğu kamp sonunda bir sınav yapacak olsak rahatlıkla 90-100 alırlar. Ama bir yıl sonra aynı testi yapsak inanın çoğu kalırlar ve “bu bir yılda bunları ne kadar uyguladın?” diye sorduğumda da ya hiç, ya da pek az yanıtını alırım.

O halde sonuç?

Bilmekle anlamak aynı şey değildir.

Sonuç almak isteyen bir kişi, samimi bir şekilde anlamadığını anlaması gerekir. Anlamadığını anlamadan başlanacak her çalışma hüsranla sonuçlanacaktır. Regresyon çalışmalarını geliştirmem de bilgilerinden çok yararlandığım Randy Shaw “setup, setup, setup” der. Matt Sisson ise “pretalk, pretalk, pretalk” der. Aslında her ikisi de “kişi anlamadan işe başlamayın” demek istemektedir. (Bunların anlamına, ön görüşme aşamalarını anlatırken değineceğim).

Anlamak, bilinçli bakışın bir parçası oluyor. Anladığın ölçüde, bilinçli bakışın güçleniyor, bilinçli bakışın güçlendiği ölçüde daha derin anlıyorsun. Tabi burada daha derin, anladığım halde anlatmakta zorlandığım bazı ilişkiler var.

Daha önceki konularda da bahsettim. Sorunların temelinde zihnin parçalanması yatar. Bilinçaltının bildiklerinden bilincin haberi yoktur. Bilincin yaşam anlayışından da bilinçaltının... Duygu koçluğunun bir amacı da bütünlüğü sağlamaktır. Bu kopukluk bilincin meseleyi anlamasını zorlaştıran önemli bir meseledir. Bilmek, dediğim gibi bilinçaltının pek karıştığı bir şey değildir. Bilme işlemine bilinçaltını dahil edebildiğimiz ölçüde bilinçli bakışı güçlendirmeye ve bazı şeyleri daha iyi anlamaya başlarız. O nedenle bilinçli bakışı sağlamak da duygu koçunun çalışmaları arasındadır ve zaten hipnoterapistlikten duygu koçluğuna geçişin en önemli nedenlerinden biri de budur.

Bilinç, bilinçaltından farklı bakışa sahip olmadan bilinçaltında bir değişiklik yapma olasılığı hemen hemen imkânsızdır. Bilincin bilinçaltından farklı bakışa sahip olması demek, hipnozdan farklı bir anlayışa sahip olması demektir. Bu da gerçeğin kavranması ve anlaşılmasıdır. Daha bugün bir danışanımla bir yerde takıldık. Kız kardeşinin çocuğunu karda oynamaya çıkarmak istemiş. Bir kaç kez dediği halde kız kardeşi sallamamış. Ama biraz sonra komşusu aynı talepte bulununca çıkmışlar. Tabi danışan bozulmuş, ama bozulduğunu belli etmemiş. Hem bir şey hissetmedim, diyor. Hem de bir daha niye ona gideyim, diyor. Gidersen ne olur? Değersiz hissederim. Siz olsanız bir şey hissetmez misiniz? O zaman, kötü hissedeceğini bildiği için bilinçaltı gitmekten vaz geçiyor ve sen de buna uyuyorsun. Kötü hissetmiyorum ama niye gideyim.

İşte burada güçlü bir bilinçli bakış eksikliği var. Kişiye böyle durumda kötü hissetmesi gayet normal geliyor. Gitmeme seçeneğinin bilinçli bir seçim olduğuna kendini kandırıyor, kendini kandırdığını farkında olmadan. Hâlbuki olan şu. Bilinçaltında güçlü bir güçlü görünmem gerekir hipnozu var. Bu nedenle kırıldığının belli olmaması gerekir. Acıtsa da acıtmamış gibi davranacak. Ama acı hissederken, acımamış gibi durmak zordur. İşte bilinçaltı bunun bilincinde (!) olarak, gerçekten bir şey hissetmesini engelliyor. Bir çeşit self hipnozla ağrıyı yok ediyor. Kişi buradaki zihinsel çarpıklığı fark edip onaylamadığı müddetçe, bilinçaltından ne güçlü görünmem gerekir hipnozunu yıkabiliriz, ne de kız kardeşim bana değer vermiyor inancını.

Bazen aynı konunun altını tekrar tekrar çizmek gerekir. Çoğu zaman sadece konuşmak yetmez. Bilinçli bakışı davet etmenin değişik taktikleri vardır. Özel bir konuşma şekli vardır. Bilinçaltına yönelik teknikleri kullanması vardır. Bunları konusu gelince tüm detaylarıyla anlatmaya çalışacağım.

Duygu koçunun yol haritasında da anlattığım gibi ilk adım bilinçli bakışı sağlamaktır.

İlk oluşturulacak bilinçli bakış hislerin hissedilmesi üzerine olacaktır. Bu konuyu bol bol konuştuk ve yeri geldikçe de konuşacağız. En kafa karıştıran ve algılamakta güçlü çekilen durum yukarıdaki örnekte olduğu gibi bazı durumlar için hissetmeme gerek yok diyebilirken kişi, bazı durumlar için ise bu kararı vermekte zorlanır. O zaman duygu koçuna düşen tekrar tekrar farklı çerçevelerle farkındalığı sağlamaya çalışmaktır.

Bir zorlayıcı durum da, regresyon sırasında karşımıza çıkar. Bir şekilde geçmişten bir olaya gidilir ve kişi o anda orada tıkanır kalır, bir türlü istenen tepkiyi ya da duygu boşaltmasını sağlayamaz. Çünkü beklenmedik bir olaydır. Duygu yoğundur. Kişi bir türlü olayı bilinçli bakışla değerlendiremez. Duygu boşaltamaz. İşte burada, bu anda duygu koçu çok yumuşak şekilde bilinci olaya davet etmeye çalışır. Tabi bazen duygu koçunun kendisi de o karşılaşılan olayda bilinçli bakışa sahip olmayabilir. O zaman zaten duygu koçu henüz duygu koçu olacak olgunluğa gelmemiş demektir.

Hangi olaylar zorlar, hangi olaylar da daha kolay bilinçli bakış oluşur, bunu da yeri geldikçe örneklerle tartışacağım. 

Yani bilinçaltı kolay teslim olmuyorsa, sorun bilinçaltının güçlülüğü değil, bilincin güçsüzlüğüdür. 

Son Düzeltme: 22.01.2017


Yorumlar - Yorum Yaz


Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam24
Toplam Ziyaret124299
Çalışma Kampları

2018 Yaz Kampı

Temmuz 7 - 15

Ayrıntı;
www.bulenturan.net


KİŞİSEL GELİŞİM ÇALIŞMALARI


Yaklaşan Etkinlik

Değersizlik İnancı



 7-PATH






KİTAPLARIM
açıklama için resme tıklayınız